HAYATIM

BEN ÖMER

 

YÜREĞiL`de dünyaya gelmişim, Büyük Yüreğilde, Şarkışla, Sivas.TÜRKiYE

 

Kırsal bir köydü gözlerimi yaşama açtığım yer; Topraktan bir ev, ağaçlar, ötüşen kuşlar, eğilip doya doya içtiğimiz sular..

Hergün başka bir macera ve heyecan doluydu, hele bahcelere gizlice girmemiz ve daha sonra görülüpde büyüklere şikayet edileceğimiz korkusu, bir başka heyecandı.

 

Hayvanlarımız vardı bir sürü, onları gütmek, oyuna dalıp hepsinin ortadan kaybolduğunu görmek ve daha sonra ağlayarak onları aramaya başlamak. Çok anlatılacak hikayem var, gülümsüyorum anımsadıkca, içimi acıtanlarda var herkesin olduğu gibi.

Alışamadım yıllardır ne Sivas`a nede Danimarka`ya. Köyde viran olup gitti. Kimse kalmadı.

 

Rüyamda bazan köyü görüyorum, ağaçları suluyorum, çiçekleri kokluyorum,ateş yakıp üstünde çay demliyorum, deresinde yıkanıyorum,komşunun bahçeye giriyorum, ağaca çıkıp seyrediyorum uzakları.

 

Büyükyüreğil, Sivas ilinin Şarkışla ilçesine bağlı bir köydür.

Köyün eski adı Yüreğir-i Kebir'dir. Kebir kelimesi Arapça'da büyük ve ulu anlamına gelmektedir. Yüreğil, yüreğir sözcüğünden türemiştir. Oğuzların yirmidördüncü kolundan biri olan yüreğir kolun ismidir. Daha sonra köyün ismi Büyükyüreğil olarak değişmiştir.

 

Büyük Yüreğil 150 hanedir. Kasabaya (Şarkişla) 30 km. Şehre (Sivas) 70 Km. uzaklıktadır çevre köyler Sultan, Yapracık,Kücük Yüreğil,Kartalca ve Bedirli. Tarım ve hayvancılık baslıca geçim kaynakları.

 

İmamgiller derler bize Köyün önde gelen ailelerindeniz. Dedelerimiz çok eskiden yerleşmişler Yüreğile, HACIİMAM`IN torunlarıyız biz.

Hacıimamın oğlu KARABEY dedemin babasıdır. Dedem Mustafa ve kardeşleri Mehmet(gocaemmi) Abdurahman emmim, Hafızgilin Osman emmim ve Ömer emmim ve 2 de Kız kardeşleri vardı Emine ve Döne ememler.

 

Babam imamgil`in Mustafa`nın oğlu Mahmut.Babamlar 4 erkek ve 2 kız kardeşler Babam,Garaemmim(Ibrahim),Hasan emmim,Abu emmim(Ebubekir)Mevlüt ve Kiraz emem.

 

Mustafa Dedem çok dürüst ve oldukcada titiz biriydi herşeyin 4-4 lük olmasını isterdi. Diğer oğullarına nazaran babamla pek o kadar anlaşamazdı, amcalarımın herbiri bir uzak diyarda çalışıyordu. zaten çiftçilikte fazla bir gelir sağlanamıyordu.

 

Dedem oğullarından Bekir amcamı çok severdi ve fikriye yengem çocukları Derya,Sami ve Mustafa, Amcam en küçükleri olduğu içindi herhalde. Dedem torunlarındanda ençok Sabri ve Zeynebi severdi.

Sabri Ibrahim amcamın oğlu birde Halitle Zeynep var kardeşleri, Diğer Zeynep Hasan amcamın kızı O da Babannemin adı olduğu için çok severdi dedem onu, ziynet, elif, mahmut ve selma kardeşleri; Döne yengem anneleri.

 

Halit`i kardeşim Ahmeti ve Mevlüt ememin oğlu nazmiyi pek okadar sevmez her yaramazlıklarında halit yumruğuyla cezalandırırdı.Benimlede arası fena değildi beni ne kadar severdi bilmem ama yaramazlıklarıma pek aldırmazdı, gerçi ben pek öyle yaramaz bi çocuk değildim ne kadar afacan olsamda kötü şeyler yapmazdım.

 

Babaannem(Ebem) Zeynep idrisgillerdendi çok Osmanlı bir Kadındı. uzun boyu masmavi gözleri vardı tıpkı babaminki gibi, çok iddali nisbetciydi, beni ilk torunu olduğum için çok severdi .Yıllarca çocuklarının hasretiyle yandı tutuştu çünkü gurbettelerdi herbiri bir tarafa dağılmıştı,onlara maniler demeler der banada yazdırırdı, eğer ben ölürsem gelince emmine bunları oku emi derdi. Garaba emmime ebemin ölümüne geldiğinde okumuşdum hemde ilk geldigi gün çünkü ebeme verdiğim sözü tutmak istiyordum ve ona karşı kendimi sorumlu hissediyordum onun vasiyetini yerine getirdiğim

için memnundum tabiki bu bir buruk memnuniyetti. şimdi o şiirlerden olsada yazsaydım. saklayamadığım için üzgünüm.

 

Babam uzun boylu mavi gözlüydü, dinine oldukca düşkündü ve cok ciddi bir kişiydi, sabah namazına hocadan önce camide olurdu, şakadan falan hoşlanmaz yapanlarıda pek sevmezdi, kardeşlerinin en büyukleriydi. Kayseride numune hastanesinde çalışmıştı 60 lı yıllarda, köye izine geliş gidişlerde kışın üşütüp hasta olmuştu (Çekembelinden sonra köye araba yok doğru dürüst yolda yok patika yolda köye varmak için 2 saatten fazla yaya yürümek zorundasın her türlü hava şartlarında). Dedeme, Baba ne olur bir iki ayllığımı almada bir ev tutuyum oraya göçeyim, hastanenin yanında bir arsa var metrekaresi sadece 3 lira alıyım şurayı demiş ama dedem ayrımcılıkmı yapıyorsun diye babama kızmış kabul etmemiş babamın Kayseriye yerleşmesini razı olmamış. öyle anlatırdı babam.

 

Daha sonra köyde kaldı hastalandığı için çalışamamıştı, köyde mallara gözeden saman getirmek ekin biçip sap çekmekle geçmişti günleri.

Amcalarımdan 1967 yılında ayrıldığında baya endişeye düştü geçim sıkıntısı çekerim diye. benim ve kardeşim Ahmetin daha küçük olmamız ve kendinin hasta olması, nasıl geçiniriz zaten hastayım dedi, Hasan amcam köye geldiğinde, babam bakkaldan veresiye bişeyler almıştı onları ödemişti amcam, babam buna çok sevinmiş bizlerle paylaşmış amcanız deli çavuşa(bakkala) borcumuzu ödedi diye sevinmişti. bir keresinde Ahmeti dövmüştüm babamda bana bir tokat atmıştı ama buna üzülmüş hemen ardından para vermişti git bakkaldan bişey al bidahada dövüşmeyin deyip gönlümü almıştı.

 

Ayrıldıktan sonra fazla sürmedi babam vefat etti 1968 sonbaharıydı, Allah gani gani rahmet etsin daha 42 yaşındaydı gece ani kalpkrizinden vefat etti. Biz Ahmetle bacada sergi vardı bulgurun yanında yatıyorduk hatta o akşam babam pattes gözlemişti yatmadan gelin yeyin demişti beraber yedik,

o kadar hasta falanda değildi takdiri ilahi ogün kapkara bir kaabustu benim için çok acıydı, babam genç yaşta ölmüştü. hatırladıkca kötü oluyorum. O yıl orta okul 2. sınıfa geçmiştim okul açılıyordu sivasa gitmem gerekiyordu çünkü orda okuyordum, anam ve kardeşimden ayrılmak onları yalnız bırakma duygusu çok acıydı o yıl sivasa gitmem çok acıklı olmuştu.

 

Annem,Karafatma gillerden Mahmut`un kızı HANIM Annem ufak tefek sülalemizin çalik hanni`si sevimli biriydi. Kilim dokumaktan ve köydeki diğer ev işlerinin yoğunluğu onu yıpratmış, belinden rahatsızlanmıştı ve sonraları biraz kamburlamıştı. Babam öldükten sonra bizlere sahip çıkmış koruyup kollamıştı. Tek endişesi oğlu Ahmetti onun ev ve iş sahibi oması daha sonra evlenmesi için var gücüyle uğraşmıştı. Beni 15 yaşımda yurtdışına göndermişti yani beni bir nebze beni kurtarmış oluyordu.

 

2006 da oda vefat etti, ömrünün son yıllarında bakıma ihtiyacı olduğu zamanlarda hiçmi hiç hak etmediği sorunlar yaşadı. inşallah obir dünyada rahat eder toprağın bol makamın cennet olsun. burdan rahmetle anıyorum. Onca yıl bizlere babalık ve analığı bir arada yaptı. Hakkını nasıl öderiz bilmem canım Anam.

 

Çocukluğum 13 yaşıma kadar köyde geçti dağda bayırda kendi küçük ve büyük baş hayvanlarımızı otlatarak, çocukluğumu hatırladıkca yüzümde gülümseme, yüreğimde tuhaf bir hüzün oluyor adeta...

Ne fedakar çocukluktur, köy çocukluğu, Çocukluk bile başkadır, oralarda. Bakışlar acı doludur. Çekingenlikse had safhada.Bezden bebekleri vardır bebelerin, tekerden arabalar. Çamurdandır oyuncakları, tastandır oturdukları pufları. Tüm sevdaları ağacın kollar, tek oyunları komşunun yolunmayı bekleyen meyve ağaçları.

Tezek yaparken dahi oyun zannederler yaşamı. minnacık bedenleriyle taşıdıkları yükleri de oyundur onlar için. Damda yatar, seyre dururlar yıldlzları. başka alemler de vardır oralarda. bilir çocuk yürekleri.

Çocukluğunu bilemeden geçer zaman, bir de bakarlar ki sıraat köprüsü gibi olan yaşamda dik durma çabasındadırlar, başlar yaşam kavgası.

 

Çocukluğumda daha bir anlamlıydı yaşam. pek yeni kiyafetimiz de olmadı ,oyuncağımızda. Kış gelmiştir kar yağdığında çıkardık kara kışa. Kara lastiklerimiz kalkan gibiydi adeta. Kızak yapardık çocuk aklımızla, salardık kendimizi buzlu yamaçlardan aşağıya.düşerdik bir güzel, ağzımız gözümüz kanardı ama yine de gülümserdik hayata. Her anlatılana inanır, başımızı okşayana tapardık. Sevgiye aç çocuklardık bizler. Şimdinin çocuklarına bakınca, Vay be! diyorum içimden. Peki ama pek kıymet bilmezler bu bebeler; Onca oyuncak...onca sevgi gösterisi...onca isteklerin karşılanışı. anneleri dolaşıyor peşlerinden. onca kıyafet.onca kitap, kalem.

Yine de biz köy çocukları daha mutluyduk inanın.Aza kanaat etmeyi de bilirdik bizler...Yoku da bilirdik...susmayı da, saygımız sonsuzdu büyüklerimize. Yavan ekmeğimiz bile bir başka lezzetliydi.

Anam yatağa koyunlardan süt sağmaya giderdi bende beraber gider ve hemen orda bi güzel içerdim içmeden eve gitmezdim evde kimseye deme derdi anam ama ben aksine kasıla kasıla nasıl içtiğimi anlatırdım karnımı göstererek bakın göbücüm nasıl büyüdü dermişim , çocukluk işte, çok güzel olurdu hafif sıcak yüzündeki gıvları üfleyerek, Sonra ben mantıyı pek sevmezdim o gün anam bana şeker dürmeci yapardı, şekeri ezip yufka ekmekle dürerdi. ama pilocülüğüme diyecek yoktu.

 

Bazen bulunmaz acı soğan,

Üstümüzde yünden yorgan,

Mama nedir bilmez Doğan,

Unutulmaz köy hayatı.

 

Sonra annem azık koyardı bana mal yaymaya giderken, ben kücüktüm azığımda iyi bişeyler olmazsa beni beraber götürmezlerdi. Amcalarım köyde olmadıkları için malları otlatmak ister istemez bana kalmıştı camuzlarn biri milletin öküzünü çakardı biri hiç yürümezdi. Delicamiz ve kargagöz derdik, bana az cekdirmediler bazan uzaklara gidildiğinde kargözün sırtına bindirirlerdi beni..sığıryola diye bir yer vardı sabah herkes malını alıp oraya gelir ve orda bekci ne tarafa gidileceğini söylerdi. Babam sabahları beni oraya getirir birileriyle beraber katar mallar benide onlara teslim ederdi,anamda yumurtali omac yapardi bana , bi keresinde benim azığımı yeyip benide ayırmışlardı arkadaşlar malları çevirmedin diye, yiyecek bişeyimde kalmamıştı cok zoruma gitmişti azığımı yeyip beni ayırmaları, erken gelmiştim o gün mallar doymamıştı ama bende acıkmıştım.

 

Seherde horoz öterdi

Bacalar tütün tüterdi

Çobanlar örüm güderdi

Unutulmaz köy hayatı.

 

Döne döne düven sürdük

Çubuk kesip sepet ördük

Neler çektik neler gördük

Unutulmaz köy hayatı.

 

Baharda karlar erirdi

Dağa gittik kayın-elti

Odun cektik çalı çirpi

Unutulmaz köy hayatı

 

Döven sürmekde cogu zaman benim işimdi o sıcakda saatlerce dön babam dön hatta çok kücükken bir kere dövenin altında kalmışım. Bir gün höbeği savurmuşlar bugday kıpkırmızı ortada duruyordu. Dedemlerden habersiz almış bakkala verip bişeyler almıştık. hepsini yiyemediğimiz için kaynarcaya saklamıştık ertesi gün geldimki karıncalar hallediyordu, eh kime niyet kime kismet.

 

Ne güzel zamanlardı, emek verip alın teri dökmek. Kollarının yorulduğunu hissedip, boncuk boncuk terlemek, ortaya çıkardığı işi görüp keyiflenmek. Bir tohumu toprağa dikmek, an be an yapraklarının filizlenişini seyre koyulmak, onunla büyüyüp onunla umutlu olmak. Açan çiçeklerinin kokusunu ciğerlerine çekmek, meyvelerinden tadıp, çocukların dallarında tırmandığını görmek, seyretmek bir ağacı, ağaçta kendini bulmak.

Küçük kuzunun doğar doğmaz ayağa kalkma çabasını gözlemlemek, minnacık bacaklarıyla titremeyle karışık ayakta durma çabasını yaşamak.onlarca koyunun arasında annesini bulup ilk sütünü emişini, kıvırcık ıslak tüylerini silkmeye çalışıp kurulanmaya çalışmasın

yaşamak. Küçük sıpanın annesinin peşinden sevinçle zıplayışlarını izlemek, annesini emerken yüzünde oluşan huzuru görmek, farketmeden yüzünde gülücüklerin bürünmesiyle kendine gelmek, yaşamın yaşamaya değer olduğunu içtenlikle hissediyor olmak.

Yağmur damlalarında kendini bulmak, hayat verecek bir tohum tanesine akmak,yeniden bir tohum tanesiyle yaşama gelip büyülenmek.

Soğuk sulardan su içip serinlemek, kınalar yakmak küçük ellere, Ne kadar zor olursa olsun şartlar, gülümsemek ve içten bir tebessüm ettirebilecek bişeylerin varlığını hissediyor olabilmek bile heyecan veriyordu insanın yüreğine.

 

Bir kere emmimgilin pattesi yolarken Ömer emmime yakalanmıştım oysa bizimde pattetes tarlası var hemen yanında, gocemmimin pattesleri daha bi güzel oluyor derlerdi daha unlu falan. Ömer emmim rahmetli napıyon lan gözüne bilmem ne ettiğim, bizim tarlayı göstererek şurdakiler patates değilmi demişti. Çok mahcup olmuştum adam resmen suç üstü yapmıştı.sonra gocaemmimgilin erikler çok güzel olurdu bizim erik ağacına çıkıp onların erikleri yolardım Bahcemiz yan yana olduğu için bizim erikten onlarınkilere uzanabilirdim.

 

Özün (dere) kenarında yürüyorum şimdi. Ellerim ceplerimde, dudağımda tatlı bir ezgi....özün sesi, rüzgarın ve kuşların sesiyle karıştıkça ortaya ilahi bir ses çıkıyor sanki. özün kıyısına oturuyorum şimdi. Ayakkabılarımı kenara koyuyorum, Suların içine sokuyorum ayaklarımı sallıyorum, şöyle şıp,şıp diye.

Ooooh! Bu ne tatlı bir rüya böyle. Derenin içimdeki binbir renkteki taşlara bakıyorum şimdi. Sanki özellikle şekil verilmiş gibi. ilgimi çekenleri toplayıp ceplerime ataym hele; Aaa! Taşın altına saklanmaya çalışan yengece bak. Sanki gülümsüyor yan yan giderken bana; Tabi ben de ona, Suya akseden gülümseyen yüzümle karşılaşıyorum. Mutluyum şu an hem de en güzelinden.

 

Ayağa kalkıp derenin kıyısında yürüyeyim biraz, elimde ayakkabılarım ve ceplerimde taşlarımla.Rüzgar yüzümü okşuyor şefkatle, güneşse ne sıcak ne de soğuk. Sadece ve sadece huzuru sunuyor yüreğime...Önümden bir sincap koşuyor son hızla köstebek kazı yapıyor telaşlı, ağaç kakan ağaca vuruyor sivri minik gagasıyla. Çiçeklerin mis kokuları başımı döndürüyor.

Allahım bu güzellik nasıl anlatılır ki....

Söğüt ağacının gölgesindeyim şimdi, minnacık bedeniyle son derece gayretle çalışan karıncalar gülümsetiyor beni. Dokunmak yardımcı olmak istiyorum içimden. şöyleee bir uzanayım hele iki elimi yastık yaptım şimdi boynuma... Oooh sanki kuş tüyü yastık, Üstüme konan şu rengarenk kelebeklerse cilveleşiyor sanki benle...

Bedenimi toprak anaya bıraktım ve tüm yorgunluklarımı aldı her zamanki cömertliğiyle. Bırakıyorum kendimi öylece. Gözlerimi kapadım. Eşsiz bir müzik var sanki benle. Kuş sesleri., Rüzgarın sesi. Ağaçların yaprak sesleri. derenin sesi. Sanki eşsiz bir melodiye eşlik eder gibi. Beraberinde çiçek kokusu ve tüm şefkatiyle rüzgarın bedenime dokunuşu.

Gözlerimi açmaya korkuyorum sanki. Ama açayım diyorum içimden engin gökyüzüne bir gülücük atayım şöyle; Masmavi bir huzur... içimde tatlı bir sıcaklık ve dilimde binbir şükür yaradana. Tüm bu armağanlara nasıl sunulur ki teşekkür...

Doğrulup devam ediyorum yoluma. Minik kuşun gagasıyla yavrusunu besleyişini gözlüyorum. Cırcır böceklerine gülümsüyorum. Bal arılarının çiçeklerden incitmeden polen toplayışlarına şahit oluyorum. Allahım aşk budur işte. incitmemek. Elime konan uğur böceklerini uçurmaya çalışıyorum dilimde tekerlemeyle. Eğilip adını bilmediğim çiçeklerin kokusuna varıyorum, sarhoş olurcasına.

 

Bir gece bir bostana girmiş salatalık falan yolmuştuk, kadirgilindi herhalde çünkü kadirin Zeki ve Osmanla döğüsmüstük mal yayarkendi galiba onlara kızıp bahcelerine girmiştik, gece göremediğimiz için yatıp yuvarlanıyorduk sırtımıza değenleri alıyorduk adamların bahceyi maffetmiştik, GavucHacanın bostanı vardı kimse giremezdi girse bile hacaa ertesi günde olsa bilir bulurdu, cokda güzel erikleri olurdu. Orayada girip hacaanın erikleri yolardık ama bizi hiç yakalıyamadı.

 

Kışın Kızaklarla yamaca giderdik kızak kaymaya.

Dananın önüne geçer eşeklere binip yarışlar yapardık. bi keresindede bir taya bindim, ahbınlıklarda huysuz bişeydi bir kaçıyor sorma, dere tepe düz gidiyor, yapıştım yalısına durduramıyorumda bindiğime bin pişman oldum ama işişten geçmişti, bir yığına yaklaşmıştık kendimi o ot yığınının üstüne zorla attımda ucuz kurtuldum bir yerimi falan kırmadan.

 

Köyün bekcisinin(cekceki) bir köpeği vardı kimse onların kapıdan geçemezdi rahmetli arzilin Hasanla emmimgilin Osman geçerlerdi bende onlarla birlikte bir kaç kere ordan geçmiş ve bende alışmıştım. Hasan cok çevik ve cesur biriydi korkmazdı bana ordan geçerken ne yapmam gerektiğini anlatmıştı.

 

Bir gün yamaca malları aara vurup yemek için köye inmiştik, birden düdük sesleri bağırtılar duyduk meğer mallar ekine girmişti, rahmetli Dursun dayım bekci o bağırıp kızıyor, biz vardık malları ekinden çıkardık ama bizi yakaladı bir iyice döğmüştü. bana biraz yalandan vuruyordu nede olsa dayımdı diğerlerini baya dövmüştü.

 

Çocukluğum orda geçti

Yaşım daha onüçtü

Hayallerim suya düştü

Unutulmaz köy hayatı

 

Bikerede hiç unutmam, ekinler yeni biçilmişti yatsıpınardaki bizim tarlalarda baya ayrık var mallar yiyior cayır cayır ses geliyor, bende bir türkü tutturmuşum, candarma çavuşuyum amanın ammanın yol verin savuşuyum kız sana hayranım diye. birden bir ses duydum arkamdan biri aferim yeğenim ne güzel söylüyorsun senin sesin böyle güzelmiydi ya dedi, Bekir dayim Allah rahmet etsin çok iyi insandı, ben bir hoş mahcup olmuş susmuştum.

 

Muzaffer ,Ismayil, Gavuc gilin Fikri yanıkhacının Mehmet ve Durangilin Nurettin ve Hakki, Kadirin Zeki, sakar Osman çok oyunlar oynardık.Ayrıca çok güzel çelik oyunları oynardık ne yalan söyleyim en iyisini ben oynardım herkes benle olmak isterdi. birde yakan top oyunumuz vardı çapıttan iyice dikilmiş sert ve ıslak toplarla oynardık, nasıl yakardı vurunca bir çoğunun soluğunu kestiğimi hatırlıyorumda baya iddali ve sert geçerdi.

 

Birde Bekira ve Haco abiler iki kardeş bize futbol oynamayı öğretmişlerdi. Bekira abi galatasaraylı haco abide Fenerliydi bildiğim kadarıyla, Istanbulda çalışıyorlardı galiba Köye geldiklerinde fenerliler galatasaraylılar diye 2 takım yaparlardı saatlerce oynardik ben genelde Fenerlilerle olurdum Ama Beşiktaşılıyımdır.

 

Sonra ilkbaharda arkadaşlarla çiğdem eşelemeye giderdik bizim ismail ve muzaffer olurdu çoğu zaman, ilkbaharda suların coşkulu olduğu zamanlar olurdu genelde, bi keresinde özün suyu biz eve döneceğimiz zaman iyice yükselmişti karlar eridiği için bizim Muzaffer geçemedi karşıda kalmıştı yardım ettim zor güç geçmiştik suyu çok memnun kalmış ve senin hakkını nasıl öderim falan gibi sözler etmişti, ama ogün bacada mil oynamış ve ben muzafferin milleri ütmüştüm, benimle döğüştü hemende bozuşmuştuk hemen ayni gün çocukluk.

 

Bu çiçekleri köyün bi güzel kızı vardı bizi kandırır çoğunu elimizden alırdı. Sonra adeta kim daha çok çiçek verecek diye yarışa girer olmuştuk, ogünde özü geçtikten sonra bizim mizo hızla kayboldu ben eve gidiyorum üşüdüm diye meğer çiğdemleri kıza bizden önce vermekmiş gayesi onu sonradan anladık.

 

Çiğdem çiçek eşerdik.

Yeri geldi ne otlar yedik,

Kışın Durna Dağdan kar getirdik.

Ne zevkliydi Köy hayatı.

 

Biz ikimiz 3 kardeşiz nasıl oluyor demeyin anlayan anlamıştır. Benden 3 yaş küçük bir kardeşim var adı Ahmet. Başka yok, olmuş Bedir ve Fatma ama bebeyken ölmüşler. Ahmet biraz delicostu çocuklukta etmediğini bırakmazdı. Bizlerle gezmek isterdi bide Sami Muzafferin küçük

kardeşi, peşimizi bırakmazlar la git yok banane bende gelecem derler döner bir iyice döveriz yine bizi takip eder yaptıklarımızı akşam anlatırlardı evde tabiki daha sonrada yine sopayi yerlerdi.

 

Bikeresinde emmimgilin Duranla döğüşmüştü bizim Ahmet, Duran kocaman bir kaya parçasını kucaklamış ahmet`e tam vuracaktıki ben yetiştimde Duran`i sakinleştirdim, ama bizim Ahmet çok korkmuştu. Duran bana abi la şu deliye söyle bana vurmasin dedi; meğer bizim Ahmet daha önce Duranı sopayla döğmüş.

 

Ahmet Mevlüd ememin oğlu Nazmiyle Kiraz ememin Zekiyi devamlı döğüştürürmüş kim döverse oda döveni bir iyice dövermiş, Kiraz ememin bende çok emeği var derler beni gezdirir kirlilerimi yikarmiş ben çocukken, Bekir eniştem oda bizim sülaleden onla evli Oğullari Zeki, Reci, Datli, ve Kızları Sadet, Sebahat, Nebahat.

 

Bir günde Annem rahmetliyle biraz meyve almıştık, yerken Ahmet evde yoktu birden kapıda belirdi vay siz benim hakkımı nasıl yersiniz falan diye bağırıp çağırıyordu, Anam, oğlum sanada koydum daha var diyor ama dinleyen kim Ahmet ben sizden ayrılacam dedi 2 geyim ayakkabısı vardı onları alıp akşam üstü çekti gitti üzüldük bi tuhaf olmuştuk annemle ahmet daha 12 yaşında falan. Emmimgilin Osman`ı arkasından gönderdikde zorla bulup geri eve getirmişti.

 

Kahvehane yoktu Köyde,

Toplanırdık her bir yerde.

Odalarda veya evde.

Ne zevkliydi Köyde yaşam.

 

ilk okulu köyde okudum 4 senede bitirmiştim. daha önce hocaya kuran kursuna gittiğim icin biraz okuma yazma ögrenmiştim 1 den 3 e geçtim. kuran kursundaki hoca cok döverdi, beni değil ama ben calışkandım bir keresinde birini ayaklarından ağaca asmıştı.

 

ilk okuldada çalışkandım 3 sayfalik bir şiiri cok kısa bir zamanda ezberlemiştim. Kağıthane demeyi kimse söyleyememişti, ben söylemiştim kağıthane yumuşak g ile söylenmesi gerekiyor ama arkadaslar ya normal g ile veya iki aa ile söylüyorlardı. öğretmen beni sınıfta masanın üstüne çıkartıp bir kaç kere tekrarlatmıştı ve Türkce dersimi peki olarak karneme işlemişti, Öcümleşmede beni pek üten yoktu okulda, bazan kızlarlada öcümleşirdik 25-50 kuruşuna falan balgiz gilin cennet vardı herkesi yenerdi ama bana yenilmişti. onların pikapları vardı köyde pek kimsede yoktu o zaman, bazan ben giderdim onlara pikap dinlemeye, Hasan amca cennetin babası bu kızı sana verecem der bana takılırdı ben utanırdım.daha kücükdük 10-12 yaşları falan.

 

Çoğumuzun bir Leyla’sı, belki Aslı’sı olmuştur. Leyla’mızı, Aslı’mızı Mecnun gibi, Ferhat gibi sevmiş olsak bile, en sonunda kavuşulamayan yitik bir sevda masalı oluvermiştir çoğu masum aşklar. Şimdi ilk aşkınızı anımsadığınızı hissediyor gibiyim. Gururlu ve kendince güçlü adamın bir Leyla’sının veya Aslı’sının; eli kolu bağlı çiçek kokulu kızlarımızın da bir Mecnun’u veya Ferhat’ının olduğunu hatırladıklarını duyar gibiyim. Ne yazık ki ya farkında olamadık, veya kör bir ihtiras engel oldu onun gözlerinin içine bakmaya ve bağıra bağıra sevdamızı haykırmaya. Keşke gözlerimiz buğulanana kadar bakabilseydik ve haykırabilseydik sesimiz kısılana kadar sevdamızı değil mi?...

 

Bunu şu an aşık olanlar ve önceleri bu şuruptan içenler yaşamıştır. Gözlerin yalan söylemediği hususunda artık itiraz edebilmekte olanaksız gibi. Onu görünce kalbiniz titremişse, elini tuttuğunuzda elinize yüreği damlamışsa ve şehvet yoksa bu hoş duygular da bence budur aşk......elbet bahsedilen aşkı herkes kendine göre farklı anlayacaktır.

Mecnun gibi delinin birisi size de “Ahirette beni bekler misin?” diyebilir günün birin de, Belki birçoğumuz fark etmeden dedik bunu.

 

Sabah erken kalkardık

Buzağıyı tutar bağlardık

Malları sığıra katardık

Unutulmaz köy hayatı

 

Taş toplar, duvar örerdik

Öküz koşar çift sürerdik

Sap saçar harman sürerdik

Unutulmaz köy hayatı

 

Köpek havlar koyun meler

Eşek ağırır at kişner

Çalış çalış bitmez işler

Unutulmaz köy hayatı

 

(Sahi ... neydi aşk? Neydi, o herkeslerin içinde kalan, yaşamak istenipte bir türlü yaşanamayan. İnanın , çoktan unuttum.

Düşündüm şimdi, evet, aşkı düşündüm. Çocukluğumda kokladığım, nergiz kokusunun tatlı sarhoşluğu muydu? aşk...Ya da , çiğdem, iğde, nergiz kokusunda ki duyumsadığım heyecan mı? Annemin koynuna sokulduğumda duyumsadığım, o sıcaklık ve huzur muydu aşk? Gelmeyeceğini bildiğim halde; Babamın yolunu gözler gibi, beklemek miydi aşk?

 

Her sabah, minik serçenin gelip ağaca konup, beni tatlı uykumdan uyandırırken ki gülümsemem miydi aşk? Sahi.yaa.neydi aşk? Yeni doğan bebeğini kucağına alan annenin o tatlı heyecanı mıydı aşk? Sahi.çoktan unuttum.Neydi yaa aşk?.. Ana'mın; oğlum deyip, kollaması mı? Kardeşimin, bana sokulurken duyduğu sıcaklık ve mutluluk mu? Yoksa, yolda kalanlara karşılıksız yardım mı? Tanıdık birinin; kapısını çaldığında, gözleri ışıldayarak sizi sarmalaması mı? Oooy! neydi aşk?

Eşekten düşerken kolumun kırılışında duyumsadığım sızı mıydı aşk? Çimlerde uzanıp, taklalar atıp, kahkahalara boğuluşum mu? Gecenin karanlığında, gökyüzüne bakıp seyrettiğim yıldızlar mı? Sahi...neydi aşk? Hayatım; bir cam kavanoz olsaydı eğer, hiç çekinmeden onu, dostlarıma teslim edişimde ki GÜVEN miydi aşk.

Sıcaklarda; kafamdan aşağı boşalttığım soğuk suyun şok etkisi miydi aşk? Karanlıkta; duvara tutunarak ışığı arayışım mıydı aşk? Neydi aşk?

Kardesimle gözgöze geldiğim anda, çocukluğu mu anımsayıp sonrada kemiklerini kırarcasına sarılışımmıydı aşk? Sahi..neydi aşk?... Darda kaldığımda; Ya Rabbim! Sen Büyüksün ve Her şeye Kaadirsin deyişim mi aşk.

Veeeeee, bence aşk;

Gökkuşağının yedi rengidir, Anlayıştır, Affetmektir, Güvendir, Işıltıdır, Sadakat tır, Emektir, Özgürlüktür, Neşedir, Evrenseldir aşk. Kooocccaaammaaaan bir Kucaktır aşk.

(Kimsecikler aşksız ve darda kalmasın.)

 

İlk okulu bitirdikten sonra öğretmen okuluna imtihanlara girdik ama torpil bulamadığımız için kazandırılmadık oysa bütün yaz ders almış ve çok iyi hazırlanmış tüm soruları cevaplamıştık. Sivasda Cer Atölyesinede imtihana girmişitim orayıda kazanamamıştım.

Babama Israrla okumak istediğimi orta okula gitmek istediğimi söyledim. Hep okuyup büyük adam olmak istiyordum ve insanlara yardım etmek istiyordum. Babam okutamayız dedi köyde orta okul yoktu başka bir yere gitmem gerekiyordu, ben sabahlara kadar ağlıyordum. Annem dayanamamış ve Sivas`a amcamların yanına gönderilmeme karar vermişlerdi. Benim için gurbet hayatı başlamıştı daha 12 yaşındaydım.

Beni Selcuk orta okuluna yazdırdılar orda Hafız İsmail amcamın kaynanası Şükriye teyzemiz çalışıyordu hademe olarak, yabancı dilimi o ingilizce yazdırmıştı,

Ayrıca Bahattin abi ve halil`de orda okuyorlardı, ilk senemde onların yanında kaldım. Okul kalenin orda biz Altıntabakta oturuyorduk her gün yarım saat gidiş dönüş yürüyordum dolmuşa veya otobüse binmek 25 kuruştu ama biriktirip hafta sonu sinemaya veya maça gitmek istiyorduk.

 

köyden yeni geldiğim icin gidip gelirken korkuyordum okul epey uzaktı bazan tehlikeli oluyordu mahalle aralarından gecerken önümü kesenler oluyordu ama Halille sonra Efo Mehmetle aynı zamanlarda gitmeye başladık 2 kişi olunca daha cesaretli gidip gelebiliyorduk.

Hatta bikeresinde ismailin önünü kesmişlerdi coğu çocuktu çevirmişler etrafinı çakıştırıp duruyorlardı, ben öğleden sonra gidiyordum o sabahcıydı ben giderken karşılaştım Ismayil beni görünce heeyt lan siz benim kim olduğumu biliyormusunuz falan diye bi kabadayılaştı bende koşunca kaçtılardı.

Orta ikiye geçtiğimde Figen diye bir sınıf arkadaşım vardı ticaret lisesinin biraz ilersinde oturuyorlardı okula giderken çoğu zaman beni bekler beraber giderdik. Efo bizi yakıştırmış ve hatta dedi kodumuzu etmişti mahallede. Birde Gülderen diye bir kız arkadaş vardı önümdeki sırada otururdu benimle çok ilgilenirdi, birkeresinde yazılı imtihan oluyorduk benimkini yaptıktan sonra hocaya çaktırmadan onun imtihan kağıdıyla değişip onunkinide ben yapmıştım, aynı notu aldığımızı öğrenince, tenefüste bana bir simit almıştı bende acıkmışım demekki dersde gizlice simidi yerken hocaya yakalanmıştım ama çokmu çok mahcup olmuştum. Derslerim çok iyi idi Sınıf öğretmenimiz en çalışkan 3 kişiyi seçip yazılı imtihan etmişti 2 si kızdı ve ben en yüksek notu almış birinci olmuştum.

 

Efo deyince Gülbeyaz ememin yemeklerini hatırladım çok güzel yemekleri olurdu. bir ramazan Akşamı gizlice Mutfağına girmiştik ememin, Hasan emmim hafiz emmim Bahattin abi Halil ve ben, Hacı enişte biz mutfakta atıştırırken görmüş yetiş garı eve hırsız girmiş bizi batıracak bu hainitler diye şakayla karşık dizlerini döverek bağırmıştı.

 

Sivasspor yeni kurulmuştu Sivassporun antramanlarına bakmaya giderdik şimdiki stadda giriş bedava olurdu tabiki. 2.ligdeydi 5 liraydı maça girmek, giremezdik çoğu zaman ama destek icin 2. yarı kapılar acılırdı girerdik. kayseri olaylari o yıllarda oldu 42 genç taraftar kayserideki olaylarda ölmüştü.

bir keresinde stada girecektim birde ne göreyim 2 kişi benim bir sinif arkadaşimi çevirmiş parasız giremen diye para almaya çalışıyorlardı ben bunlara hücum ettim birini engelledim arkadaş içeri girdi ama ben orda kaldım beni çevirdiler meğer kalabalıklarmış yermisin yemezmisin orda beni bir iyi dövdüler arkadaş kaçmıştı beni bir yaşlı bey onların elinden almıştı.

 

Birde istasyona bizi tatlı suya gönderdiler akşamdı, Cetin, Halil ben ve muzaffer biz Muzafferle bidonları istasyondaki tatlı suyun altına koyduk doluyor hemde orda dolaşıyoruz biri geldi ne kabadayı gibi burda geziyorsunuz lan dedi muzaffere bir vurdu neresine geldiyse oraya çökdü kaldı beni tutabilirlermi bende koşarak vardım ona vurunca bu bir bağardıki sorma lokantadan biri elinde satırla geliyor başka yerden biri eline sopa almış ordada bir dayak yemiştik ağız burun gitmişti Cetinle Halil dahi müdahele edememişlerdi korkudan sonra oralı olduğumuzu anlamışlarda bizi bırakmışlardı.

 

Çok iyi okuyordum derslerimde oldukca başarılıydım.ilk sene Ömer emmimin yanında Bahattin abi ve Halille ayni evde kaldım. Ömer emmim askeriye hastahanesinde çalışıyordu, daha sonra Hasan emmimgillerde dedemin yanında kaldım dedemler köyden sivasa göçmüşlerdi ama annem ve kardeşim köydelerdi. Tatillerde köye gidip gelirdim ya Bedirlide trenden inip yaya köye giderdim veya cekembelinden, daha ileriye vasıta gitmezdi soguk kar kış demeden giderdik 2 saatten fazla sürerdi, karlı havalarda yolu tipi yüzünden kaybettiğimiz zamanlar olurdu saatlerce o soğukda zorlukla köye gelebilirdik. ikinci senemde babam ölmüştü benim için gelecek 2 sene zor olacaktı. tabiki o günki Türkiye şartlarında okumak pek öyle kolay değildi, okul masrafları gittikce artıyordu benimse bir gelirim yoktu onun için okumak yükseldikce benden uzaklaşıyordu. Hatta yaz tatilinde Kayseriye çalışmaya gitmiştim okul masraflarını ve diğer giderler için bişeyler kazanabilirmiyim diye daha 13-14 yaşlarinda idim.

 

1970 de orta okulu bitirdim. Ekonomik koşullar nedeniyle okumayı bırakıp Danimarka`ya çalışmaya gitmem gerektiğine üzülerek karar verdik. Hasan amcam Danimarkada çalışıyordu bana istek göndermişti o gidelide 6 ay falan olmuştu. Orta okul bitmişti o sene isteği alıp Ankaraya

Danimarka konsolosuna gittim. Ankarayı hiç görmemiştim konsolosluğuda sora sora Bağdat bulunur derlerya hani o şekilde buldum

konsolosluğu istegi yatırıp geldim Sivasa, daha 15 yaşındaydım. iyi cesaret diyorum hiç bilmediğin büyük bir şehre gidip o işleri yaptırmak zor biraz. sonra kartalcalı Apdullah da benimle gelecekti onun Ankarada akrabaları vardı tabiiki yardımları olmuştu.

 

Sigaraya başlamam o yıllarda oldu. Danimarkaya gidiyormuşsun gözün aydın diyenler tutarım diye almıştım sonrada kendimde içmeye başladım. Oturum almış akşam vakti çekembelinden köye yaya gitmem gerekiyordu karanlıkda çökmüştü korkuyordum dogrusu edemedim sultana Rüştü dayımgile uğradım, bırakmadılar beni karanlıkda nere gidecen diye benimde canıma minnet yemek hazırlamışlardı o gece orda kalmıştım sabah eve gelmiştim.

Tüm işlerim bitmişti ve ayrılık zamanı gelip çatmıştı. Daha çocuk diyecek kadar gençtim, içimi bir hüzün ve korku sarmıştı. Kafamdan çok şeyler geçiriyordum hiç bilmediğim yabancı bir memlekete gidiyorum beni ne zorluklar bekliyor ve Anamı kardeşimi bırakıyorum, onlara bir kötülük olurmu naparlar diye düşunüyordum kafam karma karışıktı.

Köyde Mustafa dayımgilin kapının önünde herkesle vedalaştıktan sonra bir kamyonun arka tekneye aksam üstü bindim anam kardeşim ağlıyorlardı bende çok kötü olmuştum kendimi zor tutuyordum üzüldüğümü görsünler istemiyordum. kamyon hareket edince o an sanki şimşekler çakıyor gök gürlüyor gibi olmuştu, arkada çökülü kaldım kalkıp bakamıyordum el sallıyamıyordum.

Biraz gittikten sonra Kamyonun üstünde ağlamaklı bir türkü tutturmuştum zaten başka kimsede yoktu istediğim kadar bağıra bilirdim. Dönüp tekrar birdaha onlara doya doya sarılmak istiyor ve sanki beni bırakmayın demek geliyordu içimden, anlıyacanız ayrılığın daha ilk dakikalarda ne kadar acı olduğu belli olmuştu.

 

Önce Istanbul`a otobüsle ordan uçakla düsseldorf`a Almanyaya ordanda trenle Danimarkaya Roskil`e geldim.Roskilde istasyonundan bir taxiye binip Kamstrup`a. gelmiştim. Kamstrupda tuğla fabrikası vardı orda gara emmim bekir eniştem şeyhin ismail gibi epey çalışan vardı. Fabrikanın

evlerinde kalıyorlardı banada ordan bir yatak buldular. burda yatarsın dediler.

 

Danimarka, Baltık Denizi ve Kuzey Denizi arasında -neredeyse her tarafı suyla çevrili- küçük, dümdüz ve dağları olmayan bir ülkedir. Ülke, bir yarımada olan Jylland ve 406 adadan oluşmaktadır. En büyük adalar Sjælland, Fyn, Lolland ve Bornholm’dur.Diğer Ada'ların çoğu, ya çok az nüfusu olan ya da kimsenin oturmadığı çok küçük adalardır. Danimarka’daki bölgeler suyla çevrilidir ve bir çok bölge köprülerle birleştirilmiştir.

 

Ülkenin başkenti aynı zamanda en büyük şehiri olan Kopenhag’tır ve Sjælland adası́nda bulunmaktadı́r. Jylland’daki en büyük şehirler Aarhus, Aalborg ve Esbjerg’dir; ve Fyn’ün en büyük şehri Odense’dir.Danimarka’dan bahsedildiği zaman çoğu kişinin aklı́na Jylland ve adalar gelir. Fakat Atlas Okyanusu’nda bulunan Grönland ve bir adalar grubu olan Faröyar adaları́ da, her ne kadar geniş özerklikleri olsa da, Danimarka Kraliyet Birliği’nin bir parçasıdı́r.

 

Danimarka AB’ye üyedir, ancak Grönland ve Faröyar adaları ́ AB’nin dışında durmayı́ tercih etmişlerdir. Tıpkı İ́sveç, Norveç, Finlandiya ve İzlanda gibi İ́skandinavya’nın bir parçaśdır Danimarka. Danimarka’nı́n güney sınırında Almanya bulunmaktadı́r. Ayrı́ca Baltı́k Denizi’nin diğer tarafı́nda bulunan Baltı́k ülkeleri Estonya, Letonya ve Litvanya ile de yakı́n ilişkileri bulunmaktadır.

 

Danimarka’da yaklaşı́k olarak 5,2 milyon insan yaşamaktadı́r. Her ne kadar çok değişik şiveler bulunsa da, herkes aynı́ dili, Danimarka dilini konuþmaktadı́r. Yaklaş́k olarak 260 bin kişi -ya da nüfusun % 5’i- başka ülkelerin yurttaş́dıı́r. Bu yurttaşlardan, yaklaşı́k olarak 80 bini İ́skandinavya, Avrupa Birliði ve Kuzey Amerika ülkelerinin yurttaşıdı́r. Geri kalanları́, Doğu Avrupa, Orta Doğu ve Afrika ülkeleri yurttaşı́dı́r – özellikle Türkiye, Pakistan, Irak, İ́ran, Somali ve eski Yugoslavya yurttaşıdı́rlar.

 

Danimarka, dünyada bisiklet kullanımının en yaygın olduğu ülkeler arasındadır. İşe gitme ve işten çıkış saatlerinde, şehirlerde sıra sıra bisikletli görmek mümkündür – çoğu bisikletin arkasında çocuklar olduğu halde – bisikletliler işe veya çocuk bakım kurumlarına ya gitmekteler veya gelmekteler.

Kamstrup sehre 5-6 km. uzakta bir bakkal bile yok en yakin dükkan Vor frue da oda yürüyerek yarim saat ilerdeydi ya yaya gideceksin yada bisikletle herkes bisiklet sürmeyi ögreiniyor yada sürmeye calisiyordu, bazanda kötü düsenler oluyordu. kimsede araba falan yoktu.

 

Evet geldiğimiz günün ertesi sabah, bize davetiye gönderen fabrikaya gittik NUNC`e Yaşlı bir bayan şefi vardı Fru Sørensen gözlüğünün üstünden bakarak bana gülümsüyordu elleri arkada bağlı Hasan amcama dogan diyerek bişeyler söylüyordu amcamda yah şef diyordu ben bişey anlamıyordum, gerci o zaman pek kimsede bişey anladığı yoktu dancadan ama tarzanca o günki tabirle hareketlerle bişeyler anlatmaya çalışıyorlardı. ben biraz ingilizce biliyordum ama şef bilmiyormuydu yada konuşmuyordu nedense.

 

(NUNC) Fabrika yattığımız yere on dakika falandi neyse şef saati göstererek benim sabah 6.30 da işbaşı etmemi söylüyordu amcama hemde iyice tarif ederek anlatıyordu. Amcamgiller 14.30 da işbaşı ediyordu benim yaşım küçük olduğu icin sabah çalismam gerkiyormuş. bu iş hic hoşuma gitmemişti ama hayırlısı olsun dedik yarın geleceğimizi söyledik.

Şef bana fabrikayı gezdiriyordu, fabrikada eczanede kullanilan ilaç kutuları falan üretiliyordu herkese beyaz önlük giydirmişler başlarınıda beyaz terlikle örtmüşlerdi anlaşılan hijyenik bir ortamdı temizlik önemliydi. Çalışanların çoğu danimarkalı bayanlardı ve erkek olarak bizim Türkler vardı Danimarkalı erkekler sade makinalar bozulursa onlara bakmaya geliyorlardi.

 

Çalışmaya başladim bir danimarkali bayanin yanina verdiler cok asortik bir giyimi vardi 30 yaslarinda falandi ben bakamiyordum bile o bana işi tarif ediyordu ve bana bütün gün boyu yardim etti ve işi öğretti pek zor bir işte değildi. körşef bazan gelip gözlüğünün üstünden bakarak gülup gidiyordu. Ben Danimarkalilarin ingilizce konustuğunu okumuştum Türkiyede sosyal bilgilerde ama danimarkaca konuşuyorlardı vede çok zor bir dil olduğu belliydi. ben kadına bildiğim kadarıyla ingilizce cevap vermeye çalışıyordum.Orda 2 ay falan çaliştim, yalnız cok zor oluyordu 16 yaşıma girmiştim Hasan amcamgillerle beraber çalışmak istiyordum sonra benide amcamların vardiyeye aldılar.

Kartalcali Abdullah vardi benim yaşıtım Türkiyeden beri tanışırdık onunla beraber gelmiştik zaten ibrahim amcamın kayninin oğlu, Onunla geziyorduk ama pek bir yerlere gidemiyorduk ne bir eğlence yerine veya bir kalabalık çarşı pazar yerine zaten yeni gelmiştik kimse bir yer bilmiyordu veya bizi bir yere göndermiyorlardı. bir gün abdullahla bisikletlere atladik baya uzaklaştık evden şehre Roskilin içine kadar gittik kimsenin haberi yok biraz gezdik roskili gözümüz gonlümüz açılmışti geri dönüşte kaybolduk yolu bir türlü bulamiyorduk Danimarkacada bilmiyorduk, Kamstrup diyorduk adamlar anlatıyordu ama bişey anlamıyorduk zor güc eve gelmiştik ama en azından şehri öğrenmiş gidip gezecek bir yer bulmuştuk.

Hafta sonları kalabalık oluyordu bizim kaldığımız yer Holbækten köylüler geliyordu köyden eski günlerden falan anlatıyorlardı baya eğlenceli geciyordu hafta sonları. Biraz dil bilenlere veya biliyoruz diyenlere bana danimarkaca bişeyler öğretmelerini istiyordum ve bir kağıda bişeyler yazmalarini istemiştim bazılari biraz biliyordu ama yazdıkları danimarkaca hep hovardalik üzerineydi çünkü çoğu bir danimarkalı bayan arkadaş edinmişti.

 

(yazmaya devam edecegim